Şiir Hafızanın ve Rüyanın Anahtarıdır

İbrahim Baştuğ İle Son Şiir Kitabı “Git” Üzerine


SÖYLEŞİ: SABAHATTİN UMUTLU


İlk şiir kitabı 1989'da yayımlanan İbrahim Baştuğ'un yedinci şiir kitabı “Git” geçtiğimiz günlerde Tekin Yayınevi'nden çıktı. Kitaba adını veren “Git”in yanı sıra kendi şiirsel serüveninin ipuçlarını da içeren “İbrahim” adlı uzun, otobiyografik şiirin de yer aldığı “Git” üzerine bir söyleştik. 

İlk kitabın “Çalınmış Kuyuları Babil'in de dahil olmak üzere sonraki kitaplarında, şiirde geleneğin biçimsel imkânlarından sonuna kadar faydalanan ancak yer yer de gelenekle hesaplaşan, geleneği dönüştüren, bozguna uğratan, kendine özgü deneysellikler içeren “İbrahim Baştuğ şiiri” diyebileceğimiz bir poetika oluşturduğunu görmekteyiz. Şiirsel serüvenin de dahil olmak üzere Türkiye'de şiirin gelenek ile ilişkilenmesi hakkında neler söylemek istersin?

Yazının öteki dallarıyla; roman, öykü, tiyatro vb. karşılaştırıldığında şiir, şiirimiz yüzyıllar öncesine dayanan bir geçmişe sahip. Gelenek denince ilk akla gelen bu uzun geçmiş oluyor. Kabaca Divan ve Halk Edebiyatı olarak ikiye ayrılıyor. Saz Şiiri, Tekke Şiiri gibi arayolları var. Yüzyıllar içinde birbirine karışan, birbiriyle alışverişi olan karmaşık bir süreç! Düzyazıyla her ne kadar 1800'lü yıllarda tanıştıysak da Halk Edebiyatı içinde cenk ve aşk konulu halk hikâyeleri, Divan içinde mesnevi vardı. Bunlar açıktan açığa tahkiyedir, yani öyküleme. Ama “gelenek” bununla sınırlı değildir bana göre. Batılı anlayışla biçimlenen modern şiirimiz de geleneğin yadsınamaz bir parçasıdır. Çünkü Fransız İhtilali'nden sonra yeni bir dünya kuruldu. Önemli son Divan şairi sayılan Şeyh Galip'te modernin ipuçlarını arayanlar; Haşim'de sembolizm, parnasyenlik keşfedenler var biliyorsun. Haşim, Nâzım Hikmet'in şiiri “Üç telli saz”dan “vahşi bir orkestra”ya dönüştürmesini selamlıyor ama kendi şiirini eski süslerden koparmaya da cesareti yok! Tabii geçiş dönemlerinde siyah beyaz keskinliğinde bir kopuş da beklememeli, grenli bir süreç söz konusu ama Yahya Kemal şiir dilinde beklenmedik bir devrime imza atıyor. Konuştuğu dille yazıyor; “edebiyat” yapmıyor! Aticiler, maziciler, meşaleciler, hececiler hep bir “gelenek” çevreninde dolaşırken Yahya Kemal sözü kır bahçesine, mehtaplı geceye, rintlerin sofrasına taşıyor; Cihangir'de oturup Üsküdar camlarına vuran günbatımına şiir yazıyor. Hayattayken kitaplaştığını görmediği şiirlerle Batılı anlamda modern şiirin geleneğini kuruveriyor! Nâzım Hikmet'in, Orhan Veli'nin yolunu açıyor. Bugün şiir yazma iddiasında olan birinin bu süreci iyi anlamış olması gerekir. Bu, o güne kadarki geleneğin yürürlükten kaldırılması anlamına geliyor. Gelenek belki şiire başlarken bir olanak ama kendi şiirini kurarken de bir tuzaktır; dikkatli olmak gerekir! Cenap Şahabettin şiiri tam bu durumu karşılar; imparatorluk aydınının uyarlamacı kafasının şiiridir bu: Batılı şairde gördüğü hayal âlemini, imgelem dünyasını Doğu diline (Arapça, Farsça) kendi uydurduğu üçlü, dörtlü tamlamalarla adapte etmektir yaptığı. Müthiş bir kafa karışıklığı dönemidir bu; toplumsal yaşamda hiçbir karşılığı olmayan, eksantrik imgelerin havada uçuştuğu, Arapça ve Farsça sözcüklerin, imparatorluk tarihinde görülmedik yoğunlukta türetildiği bir karmaşa dönemi. Yahya Kemal bu bulanıklıktan sonraki durulmadır: Demem o ki “Gece Leyla'yı ayın on dördü/ Koyda tenha yıkanırken gördü”...

 

Kitabın ilk şiiri, üç dizeden oluşan “Yalınaşk”ta da olduğu gibi senin şiirinde iki beden ya da senin deyiminle “iki gövde” arasında gerçekleşen biri ve öteki ilişkisinde kendini ve kendi kimliğini ötekine dayatan dışlayıcı, ötekileştirici bir tavır görmüyoruz. Ancak Ingeborg Bachmann'a göre de “faşizm iki insan arasında başlar”... Birinin varlığı ötekinin uçurumu olan iki insan arasında mı desek... Kendi şiir poetikanı da göz önünde bulundurarak şiirin özneleri, aşk, beden ve iktidar bağlamında bu konuyu biraz açabilir misin?

Ingeborg Bachman'ın o tespiti ilkgençlik yıllarımda çok etkilemişti beni; yaşım ilerledikçe doğruluğuna daha çok inandım. İktidar olgusunun en yalın tanımıdır. Teorik açıdan iki kişinin ilişkisinde iki özne bulunması gerekir değil mi? Ama pratikte öznelerden biri ötekini ilişiği kabul ediyor. Bu çeşitli kılıflar uydurularak çarpıtılıyor ama her ilişkideki gövde sayısı kadar özne vardır. Gerisi hak ihlalidir. Gökhan Cengizhan ilk şiirlerimden itibaren benim “cinsiyetsiz” bir şiirim olduğu tespitini yapmıştı. Gövdeyi öznenin egemenlik coğrafyası olarak değerlendiriyorum. Özneler arası olmayan bir ilişki, sahip köle ilişikliğidir bana göre; taraflardan birinin sürekli nesne durumuna indirgendiği ya da danışıklı nesne rollerinin üstlenildiği bir ilişkiden aşk çıkmaz. Olsa olsa kullan kullan iradesidir! Ama hayat karmaşık, yaşadığın dilin fiil çekimi içinde yanlış bir özne olmak da var ihtimaller arasında! N'eylersin bu yola baş koyduk bir kere... Şirket ve devlet şeması boşuna malum hiyerarşiyi dayatmaz; önce özne törpülenmeli, iliştirildiği masaya, makama indirgenmelidir. Aile dediğimiz şirkette de durum farklı değildir; hep emir komuta ilişkisi hayatı kolaylaştıran... Kendimiz olarak yaşamayı olanaksız kılan.

İşverenin, aşkverenin ilhakı ve işgali altındaki bir gövdede özgür olmaya çabalıyoruz. Üstelik herkesin kendine kral olduğu kuralsız bir toplumda. Trafik levhalarını okuyamamış bir toplumuz henüz!

 

Kitaba adını veren “Git” şiirine dönecek olursak ki bence İbrahim Baştuğ şiiri ve poetikasının tüm karakteristik özelliklerini taşıyan ve yüz yıl sonra da okunabilecek bir kült şiir. “Git” şiirindeki tematik bağ ve söyleyiş tarzın, tekniğin “Çalınmış Kuyuları Babil'in”e götürdü beni. “Git” şiirinin ve aynı adlı kitabının “Çalınmış Kuyuları Babil'in”e bir selam, bir dönüş olduğunu söyleyebilir miyiz? Tüm şiir kitaplarını da içeren bir değerlendirmeyle…

Teşekkür ederim yorumun için, umarım öyle olur. “Git” bir fanzinde yayımlandıktan neredeyse on beş yıl sonra bu kitaba girdi. Buradaki kimi şiirler de yirmi yıl önce yazıldı. Bir kısmı “Kavis” yayımlandığında vardı ama kitap bütünlüğüne giremedi. “Git”teki şiirlerin birkaç tanesi 1994'te, 1995'te dergilerde çıkmıştı. Kimini yeniden çalışıp uzattım. Öte yandan “Çalınmış Kuyuları Babil'in” (ÇKB) bir ilk kitap değildir aslında. “ÇKB” yayımlanırken vazgeçtiğim, yırtıp attığım çok şiir var. İyi ki de öyle yapmışım diyorum şimdi. Sanırım bu “terbiye”yi edebiyat eğitimi almama ve kitabım yayımlanmadan önce Edebiyat Dostları dergisinde bulunmama borçluyum. “Kavis”e yazdığım, ki yayın sırasına göre dördüncü kitap, kısa önsözde belirtmiştim bunu. “Kavis” benim şiirimin ana yatağıdır. “ÇKB” ile “Kavis” arasında Hilmi Yavuz'un editörlüğünde Can Yayınevi'nden yayımlanması ve Cemal Süreya Ödülü'nü almasıyla öne çıkan “Köz” ve ikizi “Kül”le tanındım daha çok ama ben Hayyamvari bir rubai şairi değilim. Bu iki kitapla ilgili söyleşilerde de belirttiğim gibi Divan ve Halk Şiiri geleneğiyle modern şiirin harmanlanması girişimiydi o dörtlükler. Bir tür “hesaplaşma” da diyebiliriz. Bu ikiz kitaplardaki hava “Git”ten yedi ay önce yayımlanan “Üç Artı Sonsuz”daki üçlüklerde sürdü. Tespitine katılıyorum; “Git” şiirimin ana yatağına bir geri dönüştür.

 

Kitapta yer alan kendi şiirsel serüveninin, poetikanın ipuçlarını da içeren “İbrahim”e gelirsek; bu şiiri, otobiyografik özelliklerinin yanı sıra hem kendi kendine hem de edebiyat ortamına yaptığın bir otopsi olarak görebilir miyiz?

Neden olmasın! Otokratik ve gün günü depresifleşen, benci(l)leşen bir siyasal iktidarın; oydaşı toplumun (belki yükselen yeni orta sınıfın) ve ona ilişmekte beis görmeyen şuaranın kritiği de diyebiliriz. Her ne kadar “dışardan/taşradan” yazıyormuş edasını takındıysam da bir iç çerinin sur kapılarını içeriden dinamitleme girişimidir “İbrahim”... Söylemedikleriyle tartışılması gereken bir şiirdir. Bu hem özne açısından böyledir; bir kendini kurmak için yıkma girişimi... Hem de kuralsız ve kurumsuz bir toplumdaki “iktidar” oyununun vicdansızlaşma ölçüsünde çarpık yapısına işaret koyma isteği. Öte yandan, kendinden menkul edebiyat iktidarlarına paye vermediği için on yıl susmuş bir “İbrahim”in acı çığlığıdır aynı zamanda! Çığlık olduğu için iç acısını da ele verir ve otokritik bir açısı vardır. Bu acı biraz da eleştirisiz edebiyatımızın rahata alışmış tembel şuarası üzerinde kısa zamanda bir etki uyandırmayacağının sezilmesi zehrinden sızar. Yine de “İbrahim” Gezi'den sonra yazılmış bir şiir olarak her şeye ve kendine rağmen söz alır: “Çocuk kanıyla soslanmış/ yalancı devrimler çağındasın/ Gizli servislerin plazalarda planladığı” der ve sorar; “İbrahim/ kendini temize çekmeye gittiğin kim”... Çünkü “İbrahim” bireyin ve toplumun tarihi açısından bir kendini temize çekme girişimidir. Üstelik bunu, elde bir şey kalmaması ihtimaline rağmen yapar: “Kendini temize çeksen ne kalır geriye” ve “Meçhulünün faili sen değilsen kim” benzeri yürekli soruları vardır.

 

Peki, “İbrahim”de faili meçhuller (Muammer Aksoy, Çetin Emeç, Turan Dursun, Ahmet Taner Kışlalı, Bahriye Üçok, Uğur Mumcu, Necip Hablemitoğlu); Hrant'ın öldürülmesini konu alan “Bakış Boncuğu” şiiri ve Gezi'de öldürülenler bağlamında senden ödünç alarak soruyorum; “meçhulümüzün faili” biz miyiz? Kim?

Bu şiirde “İbrahim”i mitolojik devirlerden üç kutsal kitaba aktarılan öyküleriyle, Ortadoğulu kimliğiyle, şairin kimliğiyle vb. birçok açıdan irdeledim. Öte yandan “İbrahim”i, Türkiye'nin yakın tarihinde işlenmiş siyasi cinayetlerle birlikte Güneydoğu'daki “faili meçhul” sürecini ve “adı konmamış savaş”ı akılda tutarak okumalı. “İbrahim” bu bağlamıyla “aydın sorumluluğu” ve “vicdan”dır. “İbrahim/ Kendini temize çekmeye gittiğin kim” sorusunu da bu bağlamda düşünmeli belki. “Adı konmamış savaş” gibi “adı konmamış barış” ilişkisinde her iki taraf açısından da zemin çok kaygan. Ekim ayındaki Kobane'ye destek “çağrılı” sokak gösterilerinde öldürülen 50 Kürt gencin adlarını bilen var mı? Hrant'ın öldürülmesi de dahil toplumun sinir uçlarını açık tutup kamplaşmayı derinleştirmek amacına hizmet eden “kimlik siyaseti”nin parçası olduğuna dair önemli göstergeler var. Erki elinde tutanlar Gezi'deki ölümler karşısında da aynı “kimlik” ve “ötekileştirme” siyasetini yürüttü. Camide içki içildiği ve Kabataş'ta türbanlı bir kadına saldırıldığı, üzerine işendiği vb. yalanlarıyla “kimlik” siyaseti diri tutuldu. Ve kolaylıkla bütün ötekiler “darbeci” ilan edildi. Kimlik siyasetinin “Müslüman” argümanıyla “Kürt” argümanının akıl almaz ittifakına da tanık olduk Gezi'de. Gezi'nin figürlerinin , beyaz maskenin arkasında ve maskeye rağmen birey özne oldukları mesajını bize geçirmiş olmasını önemsiyorum. Bir anlamda da meçhulümüzün hem faili hem kendisiyiz. Birey(lik)imizi daha içimizdeki tohumken boğuyoruz.

 

“İbrahim”de “Sardunya saksısı senin mi, diktiğin/ saksıda sardunya, dibine ceviz saklayan/ karganın mı? Tanrılarının tanımını değiştir/ 'medikçe kaybedeceksin İbrahim” diyorsun. Sardunya, saksı, karga, Tanrılarda cisimleşen mülkiyet ve mülksüzlük kavramlarının sorgulandığını görmekteyiz. Buradan nereye, nerelere varmak istiyorsun?

Mülkiyetin kökeninin, insanın en büyük devrimi sayılan “Neolitik Devrim”e, yani ilk köylerin kurulup ilk bitkilerin tarıma alınması ve ilk hayvanların evcilleştirilmesine dayandığı görüşüne katılıyorum. Bir teoriye göre insanı bu radikal değişime bir buzul çağından kaynaklanan uzun süreli kıtlık zorlamıştı. Tersinden okuduğumuzdaysa insan bu yeni yaşam biçiminin işleyeni olarak “kölesi” de denebilir! Düşünsene, avcı derleyici yaşadığı dönemde ne kadar “özgür”dü! Buna bir çözüm bulmalıydı ve buldu da. Üretim fazlasını depolamayı akıl ettiğinde “artık değer”e ulaştı. Sonra iktidar ve din kurumları belirdi sırasıyla. Ve insan insanın kölesi oldu. Makinelerin kölesi olmaya doğru koşar adım gidiyor. Proudhon mülkiyetin “hırsızlık” olduğunu ileri sürer. Şiirde olanaklarını araştırdığım düş(ünce)lerden, peşine düştüğüm sorulardan biri de eksenini nesnelerin oluşturduğu bir hayatta ne kadar özne olunabileceği! Anarşizmin kollarından neandertalizmin önerdiği türden “kültür ve teknolojiyi red” noktasında bir düşe yorma belki bu. Şiire ve zihne rüzgâr aldırdığını düşünüyorum. Bireyin hareket alanını genişletmeye yönelik olarak bizde töre ve tüze yeni yeni sorgulanıyor. Anarşizm ve nihilizm yeni değilse de yeniden keşfediliyor. Baha Tevfik'in “Felsefe-i Ferd”i yeni ve belki yeniden okunuyor. Sardunya saksısıyla kargaya gelirsek; bu ilişkinin, insanla saksı ilişkisinden daha “doğal” olduğu kanısındayım. Ben ise saksının sahibi gibi görünen “köle”siyim. Onu sulamak, gübrelemek zorundayım. Karga cevizi gömüyor ki yumuşasın, kolay kırılır kıvama gelsin! Bütün saksılar onun. Ama hiç saksısı yok! Saksıyı çalıştırmak gerek; mülkiyetin bugünkü aşaması, kredi faizleri ve tüketim çılgınlığıyla doğanın sınırlı kaynakları açısından ciddi bir tehdit artık. Gündelik yaşamına kattığın her bir nesneye elini uzatmadan önce ona gerçekten ihtiyacın olup olmadığını iyi düşünmek gerektiğine inanıyorum.

 

Şiir Odası dergisinin , Aralık 2000 sayısındaki söyleşinde “Şiir artık ödünç aldığı her şeyi iade etmeli, her türlü gündem tutma politikasının yedeğinde iktidara oynamaktan vazgeçmeli, kendi hayat alanına geri çekilmeli. Yoksa muhalefet yapamayacak kadar borçlanacak iktidar ilişkilerine” diyorsun. Dünden bugüne edebiyatta kanonlar, jüriler, milyarlık ödüller, toplumun her alanına yayılan muhafazakârlaşmanın şiire etkisi hakkında neler söylersin?

Aynı cümlenin altına bugün de imzamı atarım. En iktidar karşıtı eğilimler bile iktidarının ikinci günü muhafazakârlaşır önermesinin haklılığından ürküyorum yaşım ilerledikçe. Bağımsızlığından vazgeçmiş, bir ideolojinin yedeğine girmiş şiir ölü bir edebiyat üretir. Lafazanlıktır. Öte yandan şiir muhafazakârlaşmaz, şair muhafazakârlaşırsa da şiirini muhafaza edemez. Aşkın töre, kural, kral tanımaması gibidir bu. Al gülüm ver gülüm ödüller; parayla basılan kitaplar, gazetelerin kitap eklerinde yayınevi çıkışlı ve reklama endeksli tanıtım yazılarıyla bir kurulu düzen fena yerleşti. Fena! Ama yozlaşma ödül tutarının artmasıyla değil; adını duyurmuş şairlerimizin, kasaba belediyelerinin verdiği plaketlerin koleksiyonerliğine merak sarmasıyla başladı bence. Bir şair için tek ödül bilirim ben; kitabının basılması, şiirinin tedavüle girmesi. “Bütün amaç da bu zaten, ödül vesilesiyle adını duyurmak” diyeceklere de sözüm hazır; yozlaştırmayın, aç gözlü olmayın o zaman! Ödül koleksiyonerliği yapmayın! Toplumu kuşatan muhafazakârlaşma ise tepeden inme değil, olanın görünür kılınması hali bence. Şiirde ve sanatın öteki alanlarında ürününü vermiş bir ideolojinin iktidar haline maruz kalıyoruz. Bununla birlikte İslamcı şiirin okurunun da çok fazla olduğu söylenemez!

 

“İbrahim” şiirinde, sonlarına doğru “Evet Gezi'de şehir bir devrimi denedi diyorsun; Gezi'de deneyimlenen devrim şiirde de deneyimlenebilir mi?

Tanzimat, Servetifünun, Fecri Ati vs'yi kasıtla, Yahya Kemal bu bulanıklıktan sonraki durulmadır demiştim. Gezi de bir durulmadır. Kartlar açıktır Gezi'den sonra. Saflar netleşmiştir. İmge de durulmuştur! “Şiir sokakta”dır artık. Şair terbiyecisi akademisyen “abi”ler kusura bakmasın, şiir onların tasnifçi avuçlarından kaymış, mazgallardan şehrin ruhuna sızmıştır. “Genzini tiner yakmış çocukların/ Barikatta adam yerine konduğunda” yüzünde gördüm onu en son. Çünkü düzyazının maişet aklı, düzeni ve kibri yoktur şiirde. Müsrif kralların bataklıkta kurduğu muhteşem biblo kent ya da halkın vergilerini sıfırlamak, yandaşa, akrabaya peşkeş çekmek için şehri betona boğan belediye beylerinin yapboz tahtası değildir şiir. Ansızın “haydi oturma düzenini değiştirelim” kalkışmasıdır. Nereye varacağına dair bir öngörüsü de yoktur çoğu zaman. Güneşi görünce piknik yapma isteğidir. O yüzden ele avuca sığmaz. Gezi'yle şiir yeniden söz alıyor. Şiir kitaplarının yeniden basılıyor olmasından da belli bu. Halk, tarihinde görülmedik biçimde söz aldı, daha ne olsun! Şiir de payına düşeni alacaktır.

 

Mazgallardan şehrin ruhuna sızan şiir “yeraltının”, “kenardakilerin” egemen edebiyat ortamına bir itirazı olarak okunabilir mi? Bu sonsuz akışta “yeraltı edebiyatı”nın, “fanzin”lerin bir katkısı, bir rolü var mı? Yaşam biçimlerimiz ve nasıl düşüneceğimiz hakkında tahakküm kurma sevdasından bir türlü vazgeçmeyen iktidarların “Türkçe ile felsefe yapılamaz” dediği bu ülkede “Türkçe şiir”, “Kürtçe şiir” mümkün mü?

Gezi'yi farklı kılan siyasal olmaktan çok, toplumsal bir kalkışma oluşu. Siyasal bir gelişme değil, toplumsal bir genleşme diyorum ben. Bu nedenle tarihimizde bir ilk. Bu sebepten son derece anlaşılır buluyorum ben toplumun bütün katmanlarının orada oluşunu ve Gezi'nin, tümünü birden temsil etmesini. LGBT onur yürüyüşünün o muhteşem kalabalığını, Gezi sürecinde dillere pelesenk olan “Nerdesin aşkım” sloganını anımsayalım! Toplum kendine dayatılan “derin” kimlikleri kusuyor artık. “Yeraltı” edebiyatına gelince; o artık kendi şiir antolojisini yaptı bu ülkede. Onun da öne çıkmış isimleri var! Gezi'de onların da olması anlaşılır bir şey ama Gezi'yi “hazırlayan” bir olgu seviyesinde görmüyorum ben. Çünkü en azından son yirmi yıldır kendilerini ifade edebildikleri kanallar var. Demek istediğim, Gezi'deki patlamaya katkı verecek bir “basınç”tan söz edemeyiz. Gezi'nin geniş tuvalinde onlar da göründü diyelim; çünkü o tuval yaşamın kendisiydi. Yağmurdan sonraki gökkuşağıydı ve çok renkliydi. Bence Gezi'nin iki büyük şansı vardı: Cumhuriyet mitinglerinin birkaç yıl önce yapılmış olması ve Kürtlerin devletle barışması. Bu iki siyasal yarılmanın Gezi'ye rengini verememesini çok önemsiyorum. Bu iki kanal üzerinden provokasyona gidemedi “derin” siyaset! Camide bira içildiği yalanına, Kabataş fantezisine mecbur kaldı! Ne diyeceğini bilemedi, bir yıl düşündükten sonra cemaate tahvil etti. İşin özeti; senelerce bu ülkede “sessiz kalabalık” denen, açıkçası varlığına inanılmayan o kategori ben varım dedi Gezi'de. İlk geceden, kimse çağırmadığı halde isyan meydanını dolduran kalabalık ve o kalabalığa lojistik destek sağlayan tabip ve hukukçu kalabalığı... Gezi “sessiz çoğunluk”un söz alma girişimidir. Onu yargılamaya çalışanlar da biliyor bunu. Şiir açısından da durum farklı değil; iktidarıyla muhalefetiyle herkes oradaydı. Edebiyat ve kültür piyasasının sırça köşklerinde oturanlar da bigane kalamadı! Gezinin o ünlü “zekâ” seviyesi, toplumun seviyesini gösteriyor. 12 Eylül'den beri bir deli gömleğiyle boğulan toplum artık topyekûn patlama noktasında. İmam hatiplilerin liyakat aranmadan geliri yüksek işlere yerleştirildiği, üstelik bunun sistematik olarak yapıldığı; iki, üç yabancı dil bildiği halde işsiz gezen bir gençliğin olduğu ülkede neyin yolunda gitmediği aslında çok açık. Gezi bir tanışma oldu. Herkes birbirinden haberdar oldu. Yalnızlık virüsüne aşı geliştirdi toplum. Buradan güçlü bir politika çıkacağı gibi güçlü bir poetika da çıkacağını ummak için yeterince göstergemiz var. Fotoğraflar ve duvar yazıları ortada. İşin felsefesine gelince; Türkçe de yapılır, Kürtçe de. Bilmem kaç bin yıl öncesinin dilleriyle, kavramlarıyla felsefe yapılmıyor muydu? Karacaoğlan'da, Yunus'ta, Veysel'de de felsefe var, anlayana!

 

“Git” kitabından gitmeye devam. “Kadının Fendi” adlı ironik şiirinde Apollon heykelleri de Venüs'ünkiler kadar alımlı/ Berikine bakan kadın ötekine bakan erkekten daha az/ hayran değil. Değil kadın erkekten daha az heykeltıraş” diyorsun. Gezi kadın bedeni üzerinde somutlaşan, cisimleşen, simgelerle anılan bir direniş oldu. Sadece kadınlar değil, burada “TOMA'lara göğüs geren, benim adım Zeki Müren” diyen LGBT bireylerden de bahsedilmeli elbet. Bu bağlamda gezinin dili, şiirle ilişkisi ve beden politikalarına yansıması nasıl gerçekleşmiştir?

Kimliklerin sömürülmediği bir düzen için birlikteliğin ne denli başarılı olabildiği, kitlesel olarak deneyimlendi Gezi'de. Malum, egemen kültür bir tüketim imgesi olarak sürekli posterleştiriyor kadın bedenini. “Kadının Fendi”nde “pozitif ayrımcılık” yaptım biraz. Ama daha çok, dünyanın her yerinde çalışan beden söz konusu olduğunda cinsiyetin önemini yitirmese de çekilebileceği kadar geriye çekilişine işaret eden bir şiir. İktidar din vurgusu üzerinden de cinsiyetçi söyleme sarıldığından belki Gezi eylemcileri de cinsiyete fazladan bir vurgu yaptı. Ama daha çok her kesimin kendini ifade olanağı bulduğu bir serbest kürsüydü bence Gezi. Toplum LGBT bireylerle yeni yüzleşiyor belki ama Zeki Müren söz konusu olduğunda Zeki Müren'den çok daha fazla bir imgesel alan söz konusudur. O, Arkadaş Z. Özger'den beri şiirsel bir imgedir üstelik.

 

İnsan merkezli şiirin sonunu ilan eden; “ Toprak toprağı iter. Toprak/ kökü. Kök gövdeyi. Gövde/ yaprağı. Yaprak boşluğunu iter/ boşluğa” dizelerinin de bulunduğu “Çığlık” başlıklı şiir ve insan merkezliliğin sonu olan Gezi ilişkisi...

Gezi insan merkezliliğin sonunu ilan etti mi bilmem ama “üç beş ağaç” söylemi toplumsal belleğe fena kazındı! Taksim'deki direniş günlerinde bibergazının etkisini azaltmak için keşfedilen Talcid karışımını sokak köpeğiyle paylaşan direnişçi fotoğrafı dönemin ruhunu yansıtan simgelerden birine dönüştü. Beton cıva gibi (zaman zaman cıva da katılıyor sanırım) kentlerin her milimetrekaresine sızıyor. Yağmur suları toprağa karışamadığı için şehir selleri yaşanıyor. Üsküdar'da her yağmurdan sonra asfaltla deniz birleşir oldu! Bu betonlaşmanın ilk mağdurları evsizlerle sokak köpekleri. Kedilerin sekiz canı kaldı! Kuşların şimdilik peyzaj saksıları da olsa şansı var ama onlar da cam kaplı gökdelenlere çarpıp ölüyor. İnsan tarih boyunca hiç bu denli küstah ve gözü dönmüş, dolayısıyla “cahil” olmamıştı. Bindiği dalı kesiyor göz göre göre. Arılar öldükten sonra iş işten geçecek ama büyük kalabalığa göre bütün bunlar “entel dantel” kuruntusu... İnsan merkezli dünya algısı doğa açısından büyük bir şanssızlık.

 

“ Ortadoğu” başlıklı şiirde “Şahmaran'ın ölümüyle başladı ikiyüzlü/ yaşamı Camasb'ın. Dostluk kalesi düştü/ Korkunun mayası tuttu” diyorsun ve finaldeki “Kürt kece/ Hızır donuna girsen aşılmaz gece” söyleminden hareketle, hiç mi gün yüzü görmeyecek Kürt kece? İran, Irak, Suriye, Filistin, Halepçe, Roboski ve şimdilerde Kobane

O şiir bir Ortadoğu söylenini metafor yapıyor kendine. O kadim coğrafyanın kanlı, mayınlı tarihine bakarken toplumsal hafızasında yer etmiş bir hikâyenin, yılanların şahı Şahmaran'ın uğradığı ihanetin çağrışım alanından yararlandım. Kürtlerin modernleşme sürecinde ayaklarına bağ olan çok güçlü bir aşiret yapısı var. Türkiye özelinde uzun yıllar feodal beylerin ve siyaset ağalarının elinde koçanıyla derilen hazır oydu Güneydoğu! Gerçek bir tarım reformu bir türlü yapılamadı. Modern birey algısı bölgede yerleşmediği için kadın ve çocuk kimliklerine sıra gelmiyor bir türlü. Bir dönem “adı konmamış savaş” diye bir tanımlama vardı; şimdi de “adı konmamış barış” var. Bıçak sırtında yürüyen bir süreç; her an her yöne savrulabilir. Bu zor denge oyununda “Kürt kece”nin yüzünün gülmesi daha vakit alacağa benziyor. Suriye'nin dirayetli duruşu gibi Türkiye'de kurumları ve kurallarıyla, seküler yapısıyla, kayıt içine alınmış maliyesiyle gerçek bir demokrasiye ulaşılmasının Kürtler ve Ortadoğu için de şans olacağı kanısındayım.

 

“Git” kitabının son bölümünde yer alan “Minaristan” üst başlıklı şiirlerde zaman, mekân içinde semt semt bir İstanbul yolculuğuna çıkarıyorsun okuru. Ki bu bölümü Cemal Süreya'ya bir selam olarak okudum. Bilmem yanılıyor muyum! Şiir mekân ve hafıza ilişkisi konusunda söylemek istediklerin...

Cemal Süreya'ya, Yahya Kemal'e, Nâzım Hikmet'e, Orhan Veli'ye, Edip Cansever'e, Turgut Uyar'a, Nedim'e, Baki'ye... İstanbul'dan, Konstantinopolis'ten geçmiş, geçmemiş bütün “ölü şairler”e! (“Ölü şairler” Ataol Behramoğlu'dan ödünç.) Ve Ayasofya'sıyla, Süleymaniye'siyle, yalıları ve saraylarıyla bu şehri yapan mimarlara; başta Sinan'a ve Balyan kardeşlere.

 

Peki şiir mekân ve hafıza ilişkisi...

Şair “su” dediği zaman bilim adamı gibi H 2 O'yu kast etmez. Şiirdeki “su” bardak, sürahi, dere, ırmak, nehir ve bunların yatağı, deniz, göl, birikinti, oya kenarı, meyvenin sebzenin özsuyu, gül suyu, çeliğe verilen su, huyun suyu... ve dahi sevgilinin duru bakışıdır ki bu sözün mekânla n asıl bir kopmaz bağ içinde olduğunu gösterir. Ȃşığın şehri sevgilinin gözü, aşkın şerhidir şiir. Şiirde söz “gösteren” değil anlamın bizatihi kendisidir. Bu nedenle tarih boyunca din ve felsefe, şiire hoş gözle bakmadı. Çünkü şiir hafızanın ve rüyanın anahtarıdır; orada muhafaza edilense duygu ve duyarlıktır. İnsandan bunları alırsanız geriye “tüketici” kalabalığı kalır ki tüketim toplumunun, bir kente gidip bir heykel önünde, hiçbir duygusal bağının bulunmadığı bir kafe köşesinde fotoğraf çektiren aval turistidir o. Şiirin kozmik odasını bu yüzden talan etmeye çalışıyorlar.

 

Son olarak “Git” diyorsun ya ve fakat nereye?

Tabii ki öznene! Kendini aramaya. Bulmaya. Var etmeye. Kurmaya. Kurgulamaya... “Gitmesen ölü bir balık olarak kıyıya vuracaksın”... Ama “Peşinen kayalara oturacak biliyorsun teknen gitsen”...

(Sabahattin Umutlu, Bireylikler, Sayı: 61, Nisan-Mayıs 2015)

 

 

2015İBRAHİMBAŞTUĞ
postaWordpressBloggerfacebooktwitterinstagram
Anasayfa

Anasayfa