İbrahim Baştuğ'un Şiirlerinde Simgesel Ağ


YAŞAR
GÜNEŞ

İbrahim Baştuğ'un yayımlanmış beş şiir kitabı var. Çalınmış Kuyuları Babil'in, İpteki Kareler, Köz , Kül , Kavis . Baştuğ, özellikle üçüncü şiir kitabı Köz ve ardından gelen Kül ile dikkat çeken bir şair oldu. Köz ile 2001 Cemal Süreya Şiir Odülü 'nü aldı. Köz ve Kül kitapları hem izleksel hem de şiirsel biçimleyiş ve söyleyiş bakımından bir bütün olarak değerlendirilmesi gereken şiirlerden oluşmakta. Başka bir ifadeyle bu iki kitap, Baştuğ'un şiirsel gelişiminde yakaladığı belli bir duyarlılığın birbirine bakışımlı olan şiirlerini bir araya getirmektedir. Son şiir kitabı Kavis ise iki bin üç yılında yayımlandı.

Baştuğ, şiirsel imgeyi, belli bir izlek çerçevesinde kalarak, kavrayış çevreninden dolayı bilinçte oluşan simgesel tortular yoluyla kurmaktadır. Ancak bu özellik Baştuğ'un şiirlerinin simgeci bir şiir olduğu şeklinde anlaşılmamalıdır. Söylemek gerekir ki çağdaş şiirde gördüğümüz kültürel arketipi olmayan simgeciliğin, şiirsel imgeyi ve onun göndergesini oldukça öznelleştiren, bu nedenle de anlamlandırılmasında eğitimli okurun bile bir hayli güçlük çektiği bir simgecilik Baştuğ'un şiirlerinde yoktur.

Özellikle Köz ve Kül kitaplarında yer alan şiirlerde, hem okur için daha yitik bir dünya haline gelmemiş olan, bu yönüyle de toplumsal bilinçte hâlâ varlığını sürdüren geleneksel şiirimizin simgesel ağından, hem de şimdiki toplumsallığın ürettiği ve giderek zihinlerde simgeleşip kalıplaşmaya başlamış görüntü imgelerinden yararlanan bir imgeleştirme düzeni söz konusudur.

Şiirin belli bir simgesel ağ içinde oluşması derken ne kast ettiğimi, Köz'de yer alan “Bu Ölüm” şiirini izleyerek açıklamak istiyorum:

“Bu ölüm sevgilim; günlerimiz her gün biraz daha gölgede
Her gün bir halka daha ekleniyor teni ve tini boğan zincire
Bu ölüm sevgilim; bak her gün biraz daha çok çalışıyoruz
yine de dünkü kadar yakın değiliz şaraba ve ekmeğe”

Sınırlandırılma ve yoksullaşma izleğine bağlı olarak ifade edilen ‘gölge', ‘zincir', ‘şarap', ‘ekmek' gibi sözcükler bir deneyim ve yaşantı durumunu, deneyim ve yaşantıya ilişkin olanın özgün ve keşfe dayalı duyulabilir yanlarını değil, şiirin sözceleme öznesinin bunlara ilişkin zihnindeki simgesel ağı dile getiren sözcüklerdir. İzleğin kendisi de doğrudan doğruya bu simgesel düzenin bir parçasıdır. Dolayısıyla şiirsel imgenin taşıdığı duygu yüklerinin anlamlandırılma ekseni de bu simgesel düzenin çerçevesi içinde şekillenmektedir.

Aynı izleği dile getiren ve Kül kitabında aynı başlığı taşıyan “Bu Ölüm” şiirinde de bu özelliğin yinelendiği görülmektedir

“Bu ölüm sevgilim; her gün biraz daha yüzeye vuruyor
açlığını tiner koklayarak bastıran çocukların yüzünde
Bu ölüm sevgilim; farkında değil misin her gün biraz daha
kirleniyor ruhumuz, ölü bedenleri süpüren çöpçülerin ellerinde”

Bu şiirde sözcükler değişse de şiirin yine sözceleme öznesinin bir deneyim ve yaşantı durumunu dile getirmekten daha çok, zihnin belli bir simgesel ağ içinde olay ve olgularla ilgili kalıplaşmış, özgün ve keşfe dayalı olmayan duygu yüklerini yansıtması söz konusudur. `Tiner koklayan çocuklar' sözcesinin imlediği de bu tür bir duygu yüküne sahip olan bir görüntü imgesidir. Başka bir ifadeyle, şiirde ‘ruhun kirlenmesi', ‘yaşarken ölme' durumunun, `tiner koklama' ile 'açlık' ilişkisinin nasıl bir deneyim ve yaşantı olduğunun, bunun sözceleme öznesine ne yaptığının gösterilmesi değil, bu durumlara söylemsel olarak işaret edildiği görülmektedir.

Baştuğ'un şiirlerinde geleneksel şiirin simgesel ağının, şiirin yoğrumunda önemli bir rolü vardır. Baştuğ'un şiirlerinde, Divan ve Saz şiirinin söylemsel olanaklarından yararlanıp kendi şiirini özgünleştirmeye çalışması, dizayn anlamında bir şekil çalışmasından daha çok, geleneksel şiirin simgesel ağından kopmadan bir anlam arama arayışında olması ile ilgili görünmektedir. Şiirlerde sık sık geçen ‘testi', `şarap', ‘sevgili', ‘bahçıvan', ‘gül', ‘bülbül', ‘çöl' gibi sözcükler ve bunların göndergeleri geleneksel şiirimizin simgesel ağı içinde birleştirilebilecek duygu yükleri taşımaktadır. Özne, bugüne ait bir özne olmakla birlikte, derdini ve söyleyeceklerini bu duygu yükleriyle yansıtmaktadır.

Baştuğ, şiirlerinde yalnızca geleneksel şiirin simgesel ağının anlam olanaklarından yararlanmaz. Bununla birlikte, geleneksel şiirin söyleyiş özelliklerinden de yararlanır. Örneğin, Kül'de yer alan “Yaşadık.” şiirinde:

“Yaşadık. Ne gözyaşıyla sulamasını umarız sevgilinin toprağımızı,
ne çığlığının göğü tutmasını yere açacağımız yarıktan. Yaşadık
Hayvanca açlığımız da olmuştur, vahşice arzularımız da. Diken
yırtmasa teni, gül can bulabilir mi kırmızıda? Gömleğimizi astık dalına”

Baştuğ'un şiirlerinde geleneksel şiirin gerek simgesel ağından gerekse onun söyleyiş özelliklerinden yararlanılması, şiirin sözceleme öznesinin kendi şiirselini dile getirme açısından iki özelliğin ortaya çıkmasına yol açmaktadır. Bunlardan ilki, şiirin işaret ettiği özne ile dünya arasındaki ilişkilerde yaşanan sorunlara ilişkin yakalanan sezginin zihin düzlemine taşınarak dile getirilmesidir. İkincisi ise, özne ile dünya arasında yaşanan soruna ilişkin bir tanımlamaya ulaşıldığının düşünülmesinden dolayı, şiirsel imgenin bir düşünce-kavram açılımı şeklinde işletilmesidir. Örneğin, Köz'de “Ölüm? Dağılması”, “Gerçek mi?”, “Testi”, “Ter.”: Kül'de ise “Gidiyoruz”, “Boşuna”, “Ömür”, “Öptüm” gibi şiirlerde bunu görmek mümkündür.

Baştuğ'un şiirlerinin özne ile dünya arasında yaşanan sorunlara ilişkin şiirseli dile getirme özelliklerine ilişkin ileri sürdüğüm düşünceleri, onun şiirlerinde 'aşk' izleğini ve bu izleği besleyen diğer değişkeleri örnekleyerek, biraz daha açık kılmak istiyorum. ‘Aşk', Baştuğ'un şiirlerinde 'yaşamak' ile ilgili bir gönderim ilişkisi içindedir. Aşk, bir yanılsama olsa da sevgilide arayış-bulma-olma durumlarının tamlık duygusu uyandıracak şekilde yaşanmasıdır. Sevgilinin olmayışı, özünde bir yanılsama olan tamlık duygusunun yitmesine, öznenin içindeki boşluğun daha da büyümesine yol açar: “Onmaz tinimdeki uçurum, elinin onarıcı ıtırı baharı / olmasa.” Aşk, ölüm karşısında hayata tutunmanın nedenidir: “Her aşk intiharın biraz daha ertelenmesidir”. Aşk, içimizdeki boşluğu dolduran bir yatıştırıcıdır: “Sonu ölüm olan yaşama karşı umarsız bir çırpınıştır. / Oyalar”. Aşk, varoluşu harekete geçiren güçtür: “Eylemekle olmak arasındaki bağ kopuyor elin / değmeyince. Testi ekşitiyor şarabı.” Aşk, içimizdeki umarsızlığın merhemidir: “Neyim var senden başka sevgili?” gibi örnekleyebileceğimiz dizelerde ve bu dizelerin yer aldığı şiirlerde, şiirin sözceleme öznesinin karşılaştığı, yüz yüze geldiği sorun, bu karşılaşma ve yüz yüze gelme durumunun içinde oluşan bir dile gelme hali olarak değerlendirilemez. Dile getirilen, ‘aşk'a ilişkin belli bir söylemin kalıplaşmış duygu yükleridir. Bu duygu yükleri de yer yer geleneksel şiirin simgeleri aracılığıyla ve söyleyiş biçimiyle yansıtılmaktadır. Kavis'te de geleneksel şiirin simgesel ağının geriye çekilmesine karşın, şiirlerin sözceleme öznesinin deneyim ve yaşantı sonrasının zihinsel bakışından, bu bakışta içerilmiş düşünce­kavram evreninin özne ile dünya arasındaki sorunları tanımlama ekseninden konuşmaya devam ettiği görülmektedir.

Baştuğ'un şiirsel gelişimine bir bütün olarak bakıldığında, Kavis'te yer alan şiirlerin Ahmet Oktay'ın, Köz ve Kül'ünde geleneksel şiirin şiirsel biçimleme ve söylemine daha yakın bir yapıya sahip olduğu görülmektedir. Baştuğ'un şiirlerinin biçim ve söylem olarak kendini açtığı etkilenme alanını bir olumsuzluk olarak değerlendirmekten ziyade, bunun bir sentez çabasının, şairin kendine özgü bir şiire ulaşma arayışının uğrakları olarak değerlendirilmesi gerektiğini, bu sentezi başaracak bir şiirin de hayli dikkat çekici bir şiir olacağını düşünüyorum.


Akatalpa, Sayı: 122 , Şubat 2010.

2015İBRAHİMBAŞTUĞ
postaWordpressBloggerfacebooktwitterinstagram
Anasayfa

Anasayfa